Gazze’de yıkılan evler, hayatını kaybeden siviller, zarar gören hastaneler, yok edilen tarım alanları ve ağırlaşan insani koşullar, dünyanın önüne yalnızca bir çatışma değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluk koyuyor.
Bu sorumluluk, yaşananları seyretmekten ibaret değildir. Gerçeği araştırmak, sivilleri korumak, insani yardımı ulaştırmak ve hukukun gereğini yerine getirmek gerekir.
Uluslararası toplumun en büyük sınavlarından biri, güçlü devletler söz konusu olduğunda da hukuk ilkelerini aynı kararlılıkla savunup savunamadığıdır.
Bir ülkede yaşanan hak ihlali karşısında tepki gösterip başka bir yerde benzer ihlalleri görmezden gelmek, uluslararası hukuka duyulan güveni zedeler. Hukuk, yalnızca gücü sınırlı olanlara uygulanacak bir kural değildir. Devletlerin gücü, onların sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Gazze’de sivillerin korunması, insani yardımın engellenmemesi, sağlık hizmetlerinin sürdürülebilmesi ve zorla yerinden edilen insanların haklarının gözetilmesi uluslararası toplumun öncelikleri arasında olmalıdır.
İsrail’in eylemlerine ilişkin iddialar, siyasi sloganlarla geçiştirilemeyecek kadar ağırdır. Sivillere yönelik saldırılar, insani yardımın engellenmesi, sağlık altyapısına verilen zararlar ve işgal altındaki topraklarda yaşanan ihlaller, bağımsız soruşturma ve hukuki değerlendirme gerektirir. Sorumluluğun kimde olduğu, her olayın kanıtları ve uygulanabilir hukuk kuralları çerçevesinde belirlenmelidir.
Bu yaklaşım, adaleti zayıflatmaz; tam tersine, onu sağlam temellere oturtur.
Birleşmiş Milletler, uluslararası mahkemeler, insan hakları kuruluşları ve devletler, ellerindeki hukuki ve diplomatik araçları etkili biçimde kullanmalıdır. İhlallerin belgelenmesi, delillerin korunması, mağdurların dinlenmesi ve sorumluların hesap vermesi için gereken mekanizmalar işletilmelidir.
Aynı zamanda kalıcı barışın önündeki engeller de dürüstçe ele alınmalıdır. Sivillere yönelik şiddet kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin kabul edilemez. Ancak bir tarafın hukuka aykırı eylemi, diğer tarafın sivillerini topluca cezalandırma gerekçesi yapılamaz. İnsanların hakları, siyasi aidiyetlerine göre değişmez.
Gazze’deki yıkımın çevresel boyutu da uluslararası sorumluluğun bir parçasıdır. Kirlenmiş su kaynakları, zarar görmüş tarım alanları, yıkılmış kanalizasyon sistemleri ve tahrip edilmiş hayvancılık altyapısı, savaş sona erdikten sonra bile halk sağlığını ve ekonomik yaşamı etkileyebilir. Birleşmiş Milletler değerlendirmeleri, çevresel iyileşmenin bazı alanlarda onlarca yıl sürebileceğine dikkat çekiyor.
Bu nedenle yeniden inşa yalnızca beton dökmek ve yeni binalar yapmak olarak görülmemelidir. İnsanların evlerine güvenle dönebilmesi, çocukların okula gidebilmesi, hastanelerin çalışması, çiftçilerin tarlalarına ulaşması ve temiz suyun yeniden sağlanması gerekir.
Dünya ülkeleri, insani yardımı artırmalı; sivillerin korunması için etkili baskı ve diplomasi yürütmeli; uluslararası hukukun uygulanmasını sağlamalıdır. Barış girişimleri, insanların haklarını ve güvenliğini merkeze almalıdır.
Sessizlik her zaman tarafsızlık değildir. Bazen sessizlik, önlenebilecek acıların sürmesine zemin hazırlayabilir. Fakat öfke de tek başına adalet değildir. Adalet; kanıt, hukuk, hesap verebilirlik ve mağdurların haklarının korunmasıyla gerçekleşir.
Gazze’de hayatını kaybedenlerin, evini kaybedenlerin, yakınlarını arayanların ve geleceği belirsizliğe sürüklenen çocukların hakları unutulmamalıdır. Bu insanların yaşadıkları, dünyanın gündeminden düştüğü için sona ermiş sayılmaz.
İnsanlık, bir gün geriye dönüp bugün ne yaptığını sorgulayacaktır. O gün verilecek cevap, kaç açıklama yapıldığıyla değil, kaç hayatın korunabildiğiyle ölçülecektir.
Gazze için adalet istemek, yalnızca Filistin halkının değil, insan haklarının ve uluslararası hukukun yanında durmaktır. Dünya, güçlülerin çıkarlarından önce insan hayatını gözetmeyi öğrenmedikçe gerçek barışa ulaşamayacaktır.



























