Paris'i anlatırken müzelerden, sergilerden ve sanatın şehirdeki yerinden söz etmeden geçmek zor. Bu zenginlik, kültürel hayatın herkes için aynı ölçüde erişilebilir olduğunu göstermiyor. Bir insan müzenin nerede olduğunu bilebilir, hatta kapısından birkaç kez geçmiş olabilir. İçeri girmek için kendisini o yerin doğal bir ziyaretçisi olarak görmesi başka bir mesele.
Kültüre erişimi yalnız bilet fiyatıyla değerlendirdiğimizde bu farkı kaçırıyoruz. Ulaşım, çalışma saatleri, çocuk bakımı ve mekanın kendini nasıl anlattığı da etkili. Ücretsiz bir etkinlik, iş çıkışında ulaşamayacak kadar uzak olabilir. Açıklamalar, ilk kez gelen kişinin anlayamayacağı bir dille hazırlanmış olabilir. O zaman fiyat engeli kaldırılmıştır ama başka engeller yerinde durur.
Ben kültür kurumlarının kapısını açmasını değerli buluyorum. Daha çok kurumun insanı içeri davet etmesini istiyorum. Ancak davet, yalnız afiş asmak değildir. Daha önce gelmemiş bir insanın hangi soruya cevap aradığını düşünmek gerekir. Neyi görecek, ne kadar zaman ayıracak, çocuğuyla gelebilecek mi, anlamadığı yerde kime soracak? Bu bilgiler küçük görünür; ilk ziyaretin mümkün olmasını sağlayabilir.
Bir sergiye ilk kez gidenin her şeyi bilmesi beklenmemeli. Sanatın veya tarihin dili uzmanlık gerektirebilir; anlatımın tamamının uzmanlara göre kurulması ise tercih meselesi. Derinliği koruyarak anlaşılır olmak mümkündür. Ziyaretçinin bilgisizliğini yüzüne vuran bir üslup, kültürü zenginleştirmez. İnsanları bir sonraki karşılaşmadan uzaklaştırır.
Kültürün belirli bir çevrenin alışkanlığına dönüşmesini bu yüzden sorun olarak görüyorum. Aynı kişiler her etkinliğe geliyorsa salon dolu olabilir ama toplumla kurulan bağ yine dar kalabilir. Başarıyı yalnız toplam ziyaretçiyle ölçmek, kimin hiçbir zaman gelmediğini unutturur. Kültür politikasının sorusu katılanın sayısı kadar katılamayanın nedeni de olmalı.
Fransa'daki Türk toplumu açısından da bu ilişkiyi yalnız kimlik etkinlikleriyle sınırlamamak gerekir. İnsan kendi kültürünü yaşatırken yaşadığı ülkenin sanatına ve ortak tarihine de ulaşabilmeli. İki alan birbirinin rakibi değil. Çocukların farklı kültürel deneyimlerle karşılaşması, kendi geçmişleriyle bağını kaybetmek zorunda oldukları anlamına gelmez. Tersine, karşılaştırarak öğrenmek daha bilinçli bir bağ kurmalarını sağlayabilir.
Okulların kültür kurumlarıyla ilişkisi önemli; fakat her çocuğun deneyimini bir okul gezisine bırakmak yeterli değil. O ziyaret sonrasında ailesiyle yeniden gelebilecek mi? İçeriği kendisine uygun bir biçimde takip edebilecek mi? Bir kez görülmüş mekanla hayatın parçası olmuş mekan arasında fark var. Süreklilik düşünülmediğinde gezinin fotoğrafı kalır, ilişkisi zayıflar.
Mahallelerdeki kütüphaneler, küçük sahneler ve yerel kültür alanları da büyük müzelerin gölgesinde kalmamalı. Kültüre erişimin ilk adımı her zaman ünlü bir yapının kapısında atılmaz. İnsan evine yakın bir yerde kitapla, oyunla veya sergiyle karşılaşabilir. Bu alanlarda çalışanların ziyaretçiyi tanıması ve farklı ihtiyaçları fark etmesi, büyük kurumların kolayca kuramadığı bir yakınlık oluşturabilir.
Erişilebilirliği konuşurken engelli ziyaretçileri de sonradan hazırlanmış bir düzenlemenin konusu yapmayalım. Fiziksel ulaşımın yanında işitme, görme ve öğrenme ihtiyaçları düşünülmeli. Bir eserin önüne ulaşabilmekle o eserden yararlanabilmek aynı şey değil. İyi tasarlanmış bir hizmet, kişinin sürekli yardım istemesine gerek bırakmadan deneyimini sürdürebilmesini sağlar.
Kültür kurumlarının halka yakın olması, sanatın her zaman kolay veya rahatlatıcı olması gerektiği anlamına gelmiyor. Sanat zorlayabilir, düşündürebilir ve alışılmış bakışı değiştirebilir. Mesele içeriğin bütün güçlüğünü ortadan kaldırmak değil; insanın o içerikle karşılaşma hakkını gerçek hale getirmek. Kapıya kadar gelemeyene, içerideki derinliği anlatmak yetmez.
Paris'in kültürel gücünü daha geniş bir toplumla buluşturmak için bu ayrıntılara dikkat edilmeli. Büyük isimlerin, önemli koleksiyonların ve etkileyici mekanların yanında insanların ilk adımını kolaylaştıran hizmetler de değer taşıyor. Bazen bir kurumun en iyi yeniliği, daha önce hiç gelmemiş bir ziyaretçinin rahatça soru sorabilmesidir.
Bir şehrin sanatını yalnız ziyaretçilerine göstermekle yetinemeyiz. O şehirde yaşayanların da kültürel hayatın içinde yeri olmalı. Müzenin kapısı açık olabilir; asıl hedef, insanın o kapının kendisi için de açıldığını hissetmesidir.



























