Fransa’da her büyük toplumsal olaydan sonra aynı kelimeler yeniden dolaşıma giriyor: güvenlik, göç, kimlik, uyum… Televizyon stüdyoları hızla doluyor, siyasi partiler sert açıklamalar yapıyor, birkaç gün boyunca banliyöler ülkenin merkezine yerleşiyor. Sonra kameralar çekiliyor ve hayat, aynı dar sokaklarda aynı sorunlarla devam ediyor.
Oysa mesele yalnızca bir güvenlik meselesi değildir. İşe başvururken adresinin dezavantaja dönüştüğü, okulunun bulunduğu semtin geleceğini belirlediği, konut ile ulaşım arasındaki mesafenin gençlerin hayatını sınırladığı bir yerde toplumsal uyumdan söz etmek kolay değildir.
Fransa’nın cumhuriyet anlayışı yurttaşların hukuk önünde eşitliğine dayanır. Fakat hukuki eşitlik ile gündelik hayatta hissedilen eşitlik her zaman aynı şey değildir. Bir genç kendisini ülkesinin asli bir parçası olarak görmüyor, emeğinin karşılığını alacağına inanmıyor ve yalnızca kriz çıktığında hatırlanıyorsa, o toplumda sorun kimlikten önce aidiyet sorunudur.
Güvenlik ile adalet birbirinin rakibi değildir
Kamu düzeni elbette korunmalıdır. Şiddet, yağma ve saldırı hiçbir sosyal gerekçeyle normalleştirilemez. Ancak güvenlik politikası, sorunun yalnızca görünen kısmına müdahale eder. Nitelikli eğitim, adil işe erişim, insan onuruna uygun konut, mahalleler arasında güçlü ulaşım ve ayrımcılığa karşı etkili hukuk olmadan kalıcı sonuç alınamaz.
Fransa’nın ihtiyacı, banliyöleri yalnızca kriz anlarında hatırlayan bir siyaset değil; orada yaşayan insanları ülkenin geleceğinin ortağı kabul eden uzun soluklu bir kamu politikasıdır. Sert cümleler seçmeni kısa süreliğine ikna edebilir. Fakat bir cumhuriyetin gerçek gücü, en uzakta bıraktığı yurttaşın bile kendisini evinde hissetmesiyle ölçülür.




























YORUMLAR