Antalya’ya gelen ziyaretçi otel odasını, denizi ve güneşi görür. O tatili mümkün kılan garsonun, temizlik çalışanının, çiftçinin ve şoförün yaşadığı kenti görmez. Oysa turizm kentinin gerçek dayanıklılığı, yaz sezonu bittiğinde de burada yaşayanların hayatına bakılarak anlaşılır.
Bir şehir aynı anda hem ziyaretçilerin dinlenme yeri hem de çalışanların evi olabilir. Bunun kendiliğinden gerçekleşeceğini varsayamayız. Mevsimlik istihdam, kiralar, ulaşım ve su tüketimi ayrı dosyalar gibi yönetildiğinde yükü çoğu zaman düşük ücretli çalışan ve kent çevresindeki mahalleler taşır.
Örneğin otel bölgesiyle çalışanların oturduğu semt arasındaki ulaşım uzun ve pahalıysa iş ilanındaki ücretin gerçek karşılığı düşer. Kısa süreli konaklama talebi kalıcı kiracıya yer bırakmıyorsa turizm gelirinin bir bölümü kentte barınma güçlüğü olarak geri döner. Üreticinin kullandığı suyla tesislerin ihtiyacı planlanmıyorsa verimli bir sezon gelecek yılların kırılganlığını artırabilir.
Sezonu değil, şehri planlamak
Bu konuları tartışmak turizme karşı çıkmak değildir. Tam tersine, turizmin sürmesi için gereken toplumsal anlaşmayı ciddiye almaktır. Belediyeler, turizm işletmeleri, çalışan temsilcileri ve çiftçiler ulaşım, barınma ve su yönetimi için ortak göstergeler belirlemeli. Sezon başlamadan açıklanan hedefler sezon sonunda ölçülebilmeli.
Turizmin niteliğini yalnızca ziyaretçi sayısına bağlamak da eksik kalır. Çalışanların mesleki gelişimi, yerel tedarik zincirine katılan üreticiler ve kentin doğal varlıkları o kalitenin görünmeyen parçalarıdır. Nitelikli hizmet, arkasında yorulmuş ve güvencesiz bir şehir bırakarak kalıcı olamaz.
Antalya için iyi sezon, havaalanından ayrılan ziyaretçinin memnuniyeti kadar ertesi sabah işe giden Antalyalının da kentini yaşamaya değer bulduğu sezondur.




























YORUMLAR