Dört yıl okudu, bazen beş. Hazırlık sınıfı, yüksek lisans, sınavlar derken bu süre daha da uzadı. Ailesi yıllarca destek oldu, kendisi derslere girdi, staj yaptı ve sonunda diplomasını aldı. Sonra ilanlara bakmaya başladı: “En az iki yıl deneyim.” “Üç yıl deneyim.” Yeni mezundan, daha işe başlamadan deneyimli olması bekleniyordu. Bir süre sonra o tanıdık cümle geldi: “Ben bu kadar yıl neden okudum?”
Bu cümleyi yalnızca iş bulamayan gençlerden duymuyoruz. Kendi alanı dışında çalışanlardan, mesleğini yapıp geçinemeyenlerden, yıllarca okuduktan sonra geleceğini göremeyenlerden de duyuyoruz. Bence sorun diplomanın değer kaybetmesi değil, diploma ile hayat arasındaki bağın bazı alanlarda zayıflaması.
Mezuniyetten sonraki sınav
Türkiye’de son yirmi yılda yükseköğretime erişim ciddi biçimde genişledi ve üniversite mezunu sayısı arttı. Bu toplumsal açıdan önemli bir kazanım. Ama bir eğitim sisteminin başarısını yalnızca kaç kişiyi mezun ettiğiyle ölçemeyiz. Gerçek sınav mezuniyet töreninden sonra başlıyor: Gencin öğrendiği bilgi ekonomide bir karşılık buluyor mu? İşverenin aradığı beceriyle üniversitenin kazandırdığı beceri örtüşüyor mu? Mezun, kendi alanında ilerleyebileceği bir basamak görebiliyor mu?
OECD’nin Türkiye değerlendirmelerinde eğitim ile işgücü piyasası arasındaki beceri uyumunun güçlendirilmesi sürekli öne çıkan başlıklardan biri. TÜİK’in yükseköğretim istihdam göstergeleri de bölümler arasında kayıtlı istihdam oranlarının ve ilk işi bulma sürelerinin ciddi farklılıklar gösterdiğini ortaya koyuyor. Yani “Üniversite oku, hayatın garanti olsun” cümlesi artık tek başına gerçekçi değil. Ama buradan “Üniversite gereksiz” sonucunu çıkarmak da aynı derecede yanlış.
Tartışmamız gereken, üniversitede geçirilen yılların gence ne kazandırdığı. Dört yıl boyunca yalnızca sınav geçmeye çalışan bir öğrenci mezun olduğunda elinde bir belgeyle ama mesleki özgüvenden yoksun olarak çıkabiliyor. Stajın adı staj olup işi fotokopi çekmekse, mezuniyette deneyimsiz kalması kaçınılmaz.
İşverenlerin de burada sorumluluğu var. Her ilana deneyim şartı koyup sonra “Yetişmiş eleman bulamıyoruz” demek kolay. O deneyimi gençlere kim kazandıracak? İlk işi kim verecek? Yalnızca hazır çalışan arayan bir işletme, ülkenin yetişmiş insan kaynağına ne katıyor?
Üniversite ile iş dünyası arasındaki ilişkinin dönem sonunda imzalanan protokollerin ötesine geçmesi gerekiyor. Öğrenciler ikinci, üçüncü sınıftayken gerçek projelerde yer almalı, işletmeler ders içeriklerine geri bildirim vermeli, üniversiteler de mezunlarının nerede iş bulduğunu takip edip programlarını buna göre güncellemeli.
Herkes için aynı başarı tarifi olmaz
Her gencin masa başında çalışması gerekmiyor. Türkiye’nin iyi teknisyenlere, ustalara, bakım uzmanlarına, kaynakçılara, elektrikçilere, sağlık teknikerlerine ihtiyacı var. Mesleki eğitimi üniversiteye giremeyenlerin gittiği ikinci sınıf bir yol gibi gördükçe hem gençlere hem ekonomiye zarar veriyoruz.
Bugünün gençleri yalnızca maaşı sormuyor. “Burada ne öğrenirim?”, “İki yıl sonra nerede olurum?”, “Bu iş bana nasıl bir hayat kurar?” diye de soruyorlar. Bu soruları şımarıklık olarak görürsek gençleri anlayamayız.
Çözüm daha fazla diploma dağıtmak değil; eğitim, beceri ve istihdam arasındaki bağı yeniden kurmak. Üniversiteler öğrenciyi mezuniyet sonrasına hazırlamalı, işletmeler yetiştirme sorumluluğu almalı, kamu ilk işe geçişi kolaylaştırmalı, gençler de diplomayı bir bitiş çizgisi değil, başlangıç noktası olarak görmeli. Aksi hâlde boşa giden yalnızca dört yıllık eğitim olmuyor; ailelerin emeği, kamunun yatırımı ve en önemlisi gençlerin kendi geleceklerine duyduğu güven de kayboluyor.




























YORUMLAR