Çoğumuzun evinde bir ilaç dolabı ya da çekmecesi vardır. İçinde yarım kalmış bir antibiyotik kutusu bulunma ihtimali de oldukça yüksektir. Geçen kış boğazımız ağrıdığında başlayıp üç gün sonra “iyileştim” diye bıraktığımız ilaç, bir sonraki hastalıkta yine aklımıza gelir. Bazen de bir komşuya, bir akrabaya “Bende bundan var, iyi geliyor” diye uzatılır.
Bu küçük alışkanlıklar, dünyanın en ciddi sağlık sorunlarından birini besliyor: antibiyotik direnci.
The Lancet dergisinde 2024’te yayımlanan kapsamlı bir araştırmaya göre ilaca dirençli enfeksiyonlar 2021 yılında dünyada bir milyondan fazla insanın doğrudan ölümüne yol açtı. Aynı çalışma, gerekli önlemler alınmazsa 2025 ile 2050 arasında 39 milyon insanın bu nedenle hayatını kaybedebileceğini öngörüyor. Yani uzak bir gelecek senaryosundan değil, şu anda yaşanan ve giderek ağırlaşan bir tablodan söz ediyoruz.
Türkiye de bu tablonun dışında değil. Ülkemiz uzun yıllardır kişi başına antibiyotik tüketiminin en yüksek olduğu ülkeler arasında gösteriliyor. Sağlık Bakanlığı’nın akılcı ilaç kullanımı çalışmaları ve reçete denetimleri önemli adımlar; ancak alışkanlıklar değişmedikçe tablo da tam olarak değişmiyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2026–2036 dönemi için kabul ettiği güncellenmiş küresel eylem planı da konunun yalnızca hastanelerin değil, ülkelerin sağlık ve güvenlik gündeminin bir parçası olduğunu kabul ediyor.
Nerede hata yapıyoruz?
En yaygın hata, her ateşi ve her boğaz ağrısını antibiyotikle geçecek bir hastalık sanmak. Oysa soğuk algınlığı ve gribin büyük kısmı virüslerden kaynaklanıyor ve antibiyotik virüslere etki etmiyor. Bu durumda alınan ilaç hastaya fayda sağlamıyor, ama vücuttaki bakterilerin direnç kazanmasına zemin hazırlıyor.
İkinci hata, tedaviyi yarıda bırakmak. Kendimizi iyi hissettiğimiz an ilacı bırakmak, en dayanıklı bakterilerin hayatta kalıp çoğalmasına fırsat veriyor. Üçüncüsü ise hekimden “Mutlaka antibiyotik yazın” diye ısrar etmek. Hekimin bu baskıya direnmesi kolay değil; hastanın da bu ısrarın bedelini bilmesi gerekiyor.
Konu yalnızca insan sağlığıyla da sınırlı değil. Hayvancılıkta ve tarımda kontrolsüz antibiyotik kullanımı, direncin çevreye ve besin zincirine yayılmasına yol açıyor. Uzmanların “tek sağlık” yaklaşımından söz etmesinin nedeni bu: İnsan, hayvan ve çevre sağlığı birbirinden ayrı düşünülemiyor.
Antibiyotik ihtiyacını azaltmanın en etkili yolu, enfeksiyona hiç yakalanmamak. El yıkama, aşılar, hastane enfeksiyonlarının önlenmesi, temiz su ve gıda güvenliği bu yüzden doğrudan bu meseleyle ilgili. Daha az enfeksiyon daha az ilaç demek, daha az ilaç da direncin daha yavaş gelişmesi demek.
Benim önerim basit: Bu akşam evdeki ilaç çekmecesine bir göz atın. Yarım kalmış, tarihi geçmiş ya da kimin için yazıldığını hatırlamadığınız antibiyotikleri eczaneye götürün; çöpe ya da lavaboya atmayın. Bir dahaki hastalıkta da kendi kendinize ilaç başlamak yerine hekiminize ya da eczacınıza danışın. Küçük görünen bu adımlar, yıllar sonra hastanede yatan birinin tedaviye yanıt verip vermemesini belirleyebilir.




























YORUMLAR