Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
    İhsan Erz
    İhsan Erz

    GELECEĞİN OKULUNU KİM KURACAK? ÖĞRETMENİN ZAMANINI GERİ VERMEK

    Bir öğrencinin yanlış cevabını düzeltmekle o cevaba nasıl ulaştığını anlamak arasında önemli bir fark var. İlki birkaç saniye sürebilir. İkincisi öğretmenin durmasını, dinlemesini ve bazen aynı konuyu başka bir yoldan anlatmasını gerektirir. Eğitimin niteliği üzerine konuşurken bu ikinci işe ne kadar zaman bırakıldığını yeterince soruyor muyuz?

    Okulların geleceği çoğu zaman yeni programlarla, sınavlarla ve teknolojik araçlarla anlatılıyor. Bunların her birinin değeri olabilir. Fakat bütün yeniliklerin sonunda yine aynı yere dönüyoruz: Bir öğretmen, karşısındaki öğrencinin öğrenme ihtiyacını anlayabilecek ve ona cevap verebilecek koşullara sahip mi?

    UNESCO’nun 5 Ekim 2026’da yayımladığı, 13 Ekim’de güncellediği öğretmenlik mesleğine ilişkin değerlendirme, dünyada okul öncesinden ortaöğretime evrensel erişim için 2030’a kadar 50 milyon ek öğretmene ihtiyaç olduğunu bildiriyor. Bu ihtiyacın yüzde 58’inin meslekten ayrılanların yerini doldurmakla ilgili olması ayrıca düşündürücü. Bu, Türkiye’ye ait bir açık sayısı değil; mesleğe insan kazandırmak kadar meslekte tutmanın da önemini gösteren küresel bir hesap.

    Ben bu veriyi yalnızca daha fazla öğretmen yetiştirme çağrısı olarak okumuyorum. Daha zor bir soruyu da önümüze koyuyor: İnsanların yapmasını istediğimiz işin koşullarını, o işi uzun yıllar iyi yapabilecekleri biçimde kuruyor muyuz?

    Ders saatinin dışında kalan emek

    Öğretmenin çalışması sınıfın kapısında başlayıp zil çaldığında bitmiyor. Bir konuyu farklı öğrenme hızlarına göre hazırlamak, ödevleri değerlendirmek, ailelerle iletişim kurmak ve desteğe ihtiyaç duyan öğrenciyi izlemek de o işin parçası. Bunları görünmez saydığımızda öğretmenliğin gerçek yükünü yanlış hesaplarız.

    Bir kurum, iyi ders hazırlanmasını istiyorsa hazırlığın zamanını da korumalıdır. Her yeni formun, raporun ve toplantının başka bir faaliyetten zaman aldığını kabul etmeliyiz. Burada denetimi veya kayıt tutmayı gereksiz ilan etmiyorum. Sorulması gereken, istenen bilginin hangi kararı iyileştirdiği ve aynı bilginin kaç kez talep edildiğidir.

    Bir öğrencinin ihtiyacını anlamaya ayrılacak yarım saat, tekrar tekrar doldurulan bir tabloya gidiyorsa bunun eğitim bakımından bir maliyeti vardır. Bu maliyet bütçede ayrı bir satırda görünmez. Yine de daha geç fark edilen öğrenme güçlüğünde veya kurulamayan aile iletişiminde karşımıza çıkabilir.

    Türkiye’de okulların koşulları birbirinden farklı. Aynı yöntem her yerde aynı sonucu vermez. Bir okulda rehberlik desteği öncelikliyken başka birinde ulaşım, personel veya materyal sorunu öne çıkabilir. Bu farkları görmeden öğretmene aynı hedefleri verip yalnızca sonuçları karşılaştırmak, koşulların etkisini kişinin başarısı gibi gösterebilir.

    Diyarbakır’daki bir okulu düşünürken de yalnızca binasına ve sınav sonucuna bakmak yeterli değil. Öğrencinin okula düzenli devam edip edemediği, evde çalışabileceği alan, ailenin destek imkânı ve öğretmenin ulaşabildiği mesleki yardım birlikte önem taşır. Eğitimi iyileştirmek, öğretmenden toplumun bütün sorunlarını tek başına çözmesini beklemek olamaz.

    İtibar, karar verilirken de tanınmalı

    Öğretmenlerin değerli olduğunu söylemek kolay. Daha belirleyici olan, eğitimle ilgili karar alınırken onların sınıf tecrübesini nasıl kullandığımızdır. Uygulayacağı programı en son öğrenen, karşılaştığı sorunu aktaramayan ve önerisinin sonucunu göremeyen bir öğretmene yalnızca sorumluluk yüklemiş oluruz.

    Ben öğretmenin söz hakkını, herkesin kendi kuralını koyduğu bir dağınıklık olarak görmüyorum. Ortak hedefler ve mesleki standartlar korunurken uygulamadaki güçlüklerin yukarıya ulaşabildiği bir düzen kurulabilir. Bir yöntem neden çalışmadı, hangi öğrenci grubuna ulaşamadı, ne değiştirildiğinde işe yaradı? Bu soruların cevabı, sınıfta biriken bilgidedir.

    Mesleğe yeni başlayanlar için deneyimli bir öğretmenle düzenli çalışma imkânı da değerli olabilir. Ancak rehberlik, bir kişinin boş vaktine bırakılmış iyilik olmamalı. Zamanı ayrılmalı, sorumluluğu tanımlanmalı ve iki tarafın da gerçekten fayda gördüğü bir çalışma hâline getirilmeli.

    Mesleki gelişim programlarını da katılım belgesi sayısıyla değerlendirmemeliyiz. Eğitimden sonra öğretmenin uygulayabileceği hangi yöntem kaldı? Denemek için materyali ve zamanı var mı? Birkaç ay sonra karşılaştığı sorunu sorabileceği bir kişi veya ekip bulunuyor mu? Öğrenme, öğretmen için de tek seferlik bir etkinlikle tamamlanmıyor.

    Çalışma koşullarının maddi tarafını konuşmadan mesleğin itibarını bütünüyle tartışmış olamayız. Geçim, güvenli çalışma ortamı ve öngörülebilir mesleki hayat, öğretmenin işine ayırabildiği dikkati etkiler. Burada tek bir düzenlemeyle her sorunun çözüleceğini söylemiyorum. Birbirini etkileyen şartları parçalara ayırmadan değerlendirmeyi gerekli buluyorum.

    Teknoloji kimin zamanını kazanıyor?

    Eğitimde yapay zekâ ve dijital sistemler yeni seçenekler sunuyor. Taslak materyal hazırlamak, farklı alıştırmalar üretmek veya bazı rutin işlemleri kolaylaştırmak öğretmene yardımcı olabilir. Fakat alınan her dijital aracın kendiliğinden zaman kazandıracağını varsayamayız.

    Bir uygulama öğretmenin işini kolaylaştırırken başka bir uygulama yeni bildirimler, sürekli veri girişi ve bitmeyen kontrol görevleri üretebilir. Teknolojinin değeri satın alındığı günkü sunumda belli olmaz. Birkaç ay sonra öğretmenin gününde neyin değiştiğine bakmak gerekir.

    Ben eğitim teknolojisi alımlarında basit bir değerlendirme isterim: Öğretmen öğrencisine daha fazla ve daha nitelikli zaman ayırabildi mi? Kullanım sorunları için destek alabildi mi? Araçların ürettiği içeriği değerlendirecek mesleki hazırlığı var mı? Öğrenci verisi hangi sınırlar içinde korunuyor?

    Yazılımın ürettiği cevabın düzgün görünmesi, o cevabın öğrenci için doğru öğrenme yolu olduğunu göstermez. Öğretmenin katkısı tam burada önem kazanır. Çocuğun nerede zorlandığını, hangi açıklamaya karşılık verdiğini ve ne zaman başka bir desteğe ihtiyaç duyduğunu birlikte değerlendirebilir.

    Okulun geleceğini bütün işi makinelerin üstlendiği bir sessizlikte aramıyorum. Daha iyi araçlarla desteklenmiş, birbirinden öğrenen ve öğrenciyi daha dikkatli izleyebilen öğretmenlerin bulunduğu bir ortamda arıyorum. Bunun için yenilik bütçesiyle insanı destekleme bütçesini birbirine rakip görmekten vazgeçmeliyiz.

    Önerim, farklı koşullardaki okullarda öğretmenin zamanını neyin tükettiğini önce somut olarak görmek. Tekrarlanan işlemler belirlenebilir, destek ihtiyaçları öğretmenlerle birlikte sıralanabilir ve küçük ölçekli değişikliklerin sonucu izlenebilir. Başarı, yalnızca işlemin hızlanmasıyla değil, kazanılan zamanın öğrenmeye dönmesiyle ölçülmeli.

    Bir ülkenin eğitim vizyonu, çocuğa ne öğreteceğini açıklarken o öğrenmeyi mümkün kılacak kişiyi de düşünmelidir. Sınıftaki güveni, merakı ve dikkati bir genelgeyle üretemeyiz. Bunların gelişeceği çalışma koşullarını ise bilinçli tercihlerle güçlendirebiliriz.

    Geleceğin okulunu konuşurken öğretmeni o geleceğin içinde yorgun bir uygulayıcı olarak bırakmayalım. Onun bilgisini, sözünü ve zamanını koruyalım. Çünkü bazen eğitimde en büyük ilerleme, yeni bir şey eklemekten önce bir öğretmenin öğrencisini gerçekten dinleyebileceği zamanı geri vermektir.

    YAZARLAR
    TÜMÜ

    SON HABERLER