Geçen hafta bir akrabam telefonunu uzatıp “Bunu gördün mü?” diye sordu. Ekranda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan birkaç saniyelik bir görüntü, altında da büyük harflerle yazılmış bir başlık vardı. Aynı gün başka bir arkadaşım Azerbaycan’daki okul kıyafeti düzenlemesiyle ilgili bir paylaşım gönderdi. İkisinde de ortak bir şey vardı: Kimse düzenlemenin metnini ya da konuşmanın tamamını okumamıştı ama herkesin kesin bir fikri vardı.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağ, iki ülkenin dış politikasında olduğu kadar sofrada, düğünde, okulda da kendini gösteren bir bağ. Bu yüzden iki taraftan gelen her haber bizde başka ülkelerle ilgili haberlerden daha çabuk yankı buluyor. Sevinç de kırgınlık da hızlı büyüyor.
Okul kıyafeti tartışmasını örnek alalım. Aktarılanlara göre düzenleme metninde başörtüsü açıkça anılmıyor; tartışma, hükümlerin okullarda nasıl yorumlanacağı üzerinden yürüyor. Bu ayrıntı önemli, çünkü bir yasakla bir uygulama belirsizliği aynı şey değil. Ama sosyal medyada paylaşılan görsellerin çoğunda bu ayrım ilk satırda kayboluyor, geriye “yasakladılar” kelimesi kalıyor.
BM salonundaki görüntü için de durum benzer. Bir heyetin salonda kalması ya da çıkması diplomatik bir tercihtir ve elbette eleştirilebilir. Fakat birkaç dakikalık bir görüntü, otuz yılı aşan bir ilişkinin özeti gibi sunulunca orantı kayboluyor.
Burada kimsenin eleştiri hakkını sınırlamak gibi bir niyetim yok. Bir kararı beğenmeyebiliriz, bunu yüksek sesle de söyleyebiliriz. Benim derdim, eleştirinin dayandığı bilginin çoğu zaman eksik olması.
Aynı dili konuşmanın yanılttığı yer
Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi o kadar yakın ki çoğumuz bir Azerbaycan resmî metnini çeviriye ihtiyaç duymadan okuyabildiğimizi düşünüyoruz. Bu yakınlık büyük bir kolaylık ama bir tuzak da kuruyor. Aynı kelime iki ülkenin hukukunda farklı bir geçmiş taşıyabiliyor. “Laiklik” kavramı Ankara’da ve Bakü’de aynı tarihsel tecrübeden gelmiyor; “kıyafet”, “dini sembol”, “eğitim kurumu” gibi ifadelerin uygulamadaki karşılığı da farklı olabiliyor.
Belgelerle ve çeviriyle uğraşırken en sık gördüğüm hata, metnin aslını okumadan kendi dilimizdeki çağrışıma göre hüküm vermek. İki dilin bu kadar yakın olması bu hatayı azaltmıyor, tersine daha görünmez hâle getiriyor. Kimse “acaba yanlış mı anladım” diye durmuyor.
Kim ne yapabilir?
Gazetecilik tarafında yapılacak şey zor değil. İki ülke arasındaki hassas konularda haberin içine düzenlemenin ilgili maddesini koymak, açıklamanın tam metnine bağlantı vermek ve başlıkta doğrulanmamış bir yorumu kesinmiş gibi kullanmamak yeterli bir başlangıç olur.
Basın kuruluşları ve meslek örgütleri kalıcı temas kanalları kurabilir. Bakü’deki bir gelişmeyi Ankara’daki bir muhabirin oradaki bir meslektaşına tek telefonla teyit ettirebilmesi, saatlerce büyüyen pek çok yanlışın önünü keser. Üniversiteler arasındaki değişim programları da yalnızca kültür gezileriyle sınırlı kalmamalı; iletişim ve hukuk öğrencileri birbirinin kurumlarını, mevzuatını ve gündemini yakından tanımalı.
Resmî kurumların da tartışma alevlendikten sonra değil, bir düzenleme yürürlüğe girerken açıklayıcı bilgi vermesi gerekiyor. Bilginin boş bıraktığı yeri en sert yorum dolduruyor.
Biz sıradan kullanıcılar için ise kural basit: Paylaşmadan önce metnin kendisine bir kez bakmak. Çoğu zaman bu birkaç dakika sürüyor.
İki bağımsız devletin her konuda aynı düşünmesi beklenemez. Farklı diplomatik tercihler, farklı iç düzenlemeler olacaktır; olması da doğaldır. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlık, bu farklılıkları sakin konuşabildiği sürece güçlü kalır.
Akrabama o gün videonun tamamını açıp birlikte izlemeyi önerdim. Konuşmanın devamını dinleyince tepkisi yumuşadı, ama ilk paylaşımı çoktan birkaç gruba göndermişti. Sonradan izlenen tam görüntü, ilk gönderilen kısa videonun ulaştığı yere hiçbir zaman ulaşmıyor. Bu yüzden kendi payıma bir alışkanlık edindim: İki ülke arasındaki bir tartışmayı paylaşmadan önce o tartışmanın kaynağına, en az bir kez, kendim bakıyorum.




























YORUMLAR