Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
    İhsan Erz
    İhsan Erz

    GENÇ İŞSİZLİĞİ VE ELEMAN AÇIĞI AYNI SORUNUN İKİ YÜZÜ

    Son yıllarda iki cümleyi neredeyse aynı sıklıkla duyuyorum. Gençler “İş bulamıyoruz” diyor, işverenler “Çalıştıracak eleman bulamıyoruz.” İlk bakışta bu cümlelerden birinin yanlış olması gerekiyormuş gibi görünüyor. Bence ikisi de doğru ve bu durum, üzerinde daha ciddi düşünmemiz gereken bir tabloya işaret ediyor.

    TÜİK’in Temmuz 2026 verilerine göre genel işsizlik oranı yüzde 8,1. Ancak 15-24 yaş grubundaki gençlerde bu oran yüzde 14,5’e, genç kadınlarda ise yüzde 20,3’e çıkıyor. Atıl işgücü oranının yüzde 30,6 olması da çalışma hayatındaki tıkanıklığın klasik işsizlik rakamlarından çok daha geniş olduğunu gösteriyor.

    Masanın diğer tarafında ise İŞKUR’un işgücü piyasası araştırmaları, işletmelerin pek çok meslekte çalışan bulmakta zorlandığını ortaya koyuyor. Yetersiz başvuru, aranan mesleki becerinin bulunamaması ve tecrübe eksikliği en sık dile getirilen nedenler. Üstelik sorun yalnızca yazılım ya da siber güvenlik gibi yeni alanlarda değil; aşçıdan kaynakçıya, şoförden satış danışmanına kadar geniş bir yelpazede yaşanıyor.

    Gençlere yıllarca aynı yol haritasını anlattık: Oku, üniversiteyi kazan, diplomanı al, işini bul. Diploma hâlâ önemli, ama pek çok alanda artık tek başına yeterli değil. OECD’nin Türkiye değerlendirmeleri de eğitimde kazanılan becerilerle işgücü piyasasının ihtiyaçları arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekiyor. Bu, üniversitenin değersizleştiği anlamına gelmiyor. Sorun, eğitim ile çalışma hayatı arasındaki köprünün zayıflığında.

    Dört yıl okuyup mezun olan bir genç ilk iş görüşmesinde “Tecrübeniz var mı?” sorusuyla karşılaşıyor ve haklı olarak şunu soruyor: “Bana ilk fırsatı vermeden bu tecrübeyi nerede kazanacağım?”

    İşverenin de anlatacak bir hikâyesi var

    Yeni bir çalışan almak işletme için yalnızca maaş ödemek demek değil. Eğitim vermek, zaman ayırmak, hataların maliyetine katlanmak ve bazen yıllar içinde oluşturulmuş müşteri ilişkilerini yeni birine emanet etmek demek. Özellikle küçük işletmeler için yanlış bir işe alım ciddi bir yük. İşverenin belirli bir hazırlık beklemesi bu yüzden anlaşılır.

    Ama “eleman bulamıyoruz” diyen işletmelerin de kendine bazı sorular sorması gerekiyor: Ücret ne kadar? Çalışma saatleri ve fazla mesai düzeni nasıl? Bir kişinin üzerine kaç kişilik iş yükleniyor? Çalışanın gelişebileceği, saygı gördüğü bir ortam var mı? İstihdam tek taraflı bir fedakârlık değil. Genç çalışma hayatına uyum sağlayacaksa çalışma hayatının da yeni kuşağı anlaması gerekiyor.

    Her sorunu sisteme yüklemek de gençlere iyilik değil. Yabancı dil, dijital araçları kullanabilmek, düzgün yazılı ve sözlü iletişim, problem çözme ve yeni bir şeyi hızla öğrenebilme becerisi giderek daha belirleyici oluyor. Yapay zekâ bu dönüşümü daha da hızlandırıyor.

    Yine de gençlere yalnızca “kendinizi geliştirin” demek yetmiyor. Hangi alanda, hangi beceriyi, hangi sektör için? CV’yi onlarca sertifikayla doldurmak kimseyi otomatik olarak nitelikli yapmıyor. İşverenin sorusu giderek sadeleşiyor: “Ne yapabiliyorsun?” Bir dış ticaret mezunu yabancı bir müşteriye teklif hazırlayabiliyor mu? Bir meslek lisesi öğrencisi sektörde kullanılan makineyi tanıyor mu? Diplomanın yanına gerçek beceriyi koymak zorundayız.

    Köprüyü nasıl kurarız?

    Bence çözüm yeni kurumlar kurmakta değil. Üniversiteler, meslek liseleri, İŞKUR ve işletmeler zaten var. Sorun, bunların birbiriyle yeterince konuşmaması.

    Staj, dosyaya konulan bir belge olmaktan çıkıp gerçek bir iş deneyimine dönüşmeli. Öğrenciler mezun olmadan gerçek işletme sorunlarıyla tanışmalı. İş ilanları “üniversite mezunu, üç yıl tecrübeli” kalıbı yerine hangi becerinin arandığını açıkça tarif etmeli. İlk iş deneyimi de başlı başına bir politika alanı olarak ele alınmalı; işverene eğitim maliyetinde destek verilirken gence de gerçekten meslek öğreten modeller kurulabilir.

    Eğitim kurumlarının başarısını yalnızca mezun sayısıyla ölçmek de yetmiyor. Mezunların altı ay sonra kaçı çalışıyor, kaçı kendi alanında? İşverenler aldıkları eğitimden memnun mu? Bu soruların cevapları eğitim programlarına geri dönmeli.

    Gençlerin tamamının çalışmak istemediğini söylemek haksızlık; işverenlerin tamamının kötü koşullar sunduğunu söylemek de. Karşımızda iki ayrı kriz yok. Bir genç kapı kapı iş ararken birkaç kilometre ötede bir işletme aylardır çalışan arıyorsa, bu ikisini buluşturmak eğitim sisteminin, iş dünyasının ve kamu politikasının ortak sorumluluğu.

    YORUMLAR

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    YAZARLAR
    TÜMÜ

    SON HABERLER