Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
    Adnan Fişenk
    Adnan Fişenk

    TÜRKİYE’NİN ASIL ZENGİNLİĞİ PETROL DEĞİL, SU VE ORMANDIR!

    Türkiye’nin gündemine baktığımızda siyaset, ekonomi, dış politika, enflasyon, enerji ve güvenlik başlıklarını konuşuyoruz.

    Ama geleceğimizi belirleyecek çok daha sessiz bir tehlike var: Su… Ve onun doğal sigortası olan ormanlarımız…

    Belki de yıllardır doğaya yanlış bir pencereden bakıyoruz. Ormanı yalnızca ağaç, suyu yalnızca musluktan akan bir kaynak, toprağı ise yalnızca tarım yapılan bir alan olarak görüyoruz.

    Oysa mesele bundan çok daha büyük.

    Su varsa tarım vardır. Tarım varsa gıda vardır. Orman varsa su havzaları vardır. Su ve gıda varsa ekonomik ve toplumsal güvenlik vardır.

    İşte bu nedenle doğa meselesini artık yalnızca çevre başlığı altında değerlendiremeyiz.

    Türkiye bugün iklim değişikliğinin sonuçlarını daha fazla hisseden ülkelerden biri. Bir yıl aşırı yağış, başka bir yıl kuraklık… Bir bölgede su fazlalığı, başka bir bölgede su stresi… Ve yaz aylarında neredeyse her yıl karşımıza çıkan orman yangınları…

    Son günlerde Antalya, Aydın ve Bolu’da yaşanan yangınlar da bize aynı gerçeği yeniden hatırlattı.

    Fakat burada asıl düşünmemiz gereken soru şu: Biz yangın çıktıktan sonra söndürmeyi mi konuşacağız, yoksa yangının çıkmasını ve büyümesini önleyecek bir Türkiye modeli mi oluşturacağız?

    Çünkü en başarılı yangın mücadelesi, yangın çıktıktan sonra yapılan mücadele değildir. Hiç çıkmayan yangındır.

    Aynı durum su için de geçerli. Bugün barajlarımızın doluluk oranları geçmiş döneme göre daha iyi olabilir. Ama bu tablo bizi rehavete sürüklememeli.

    Çünkü su zenginliği, yalnızca bugün barajda ne kadar su bulunduğuyla değil, gelecek yıllarda o suyun nasıl yönetileceğiyle ölçülür.

    Türkiye’nin her bölgesi için ayrı ayrı “Su ve Orman Güvenlik Planları” hazırlanmalı. Şehirlerin büyümesi planlanırken su kaynakları dikkate alınmalı. Yeni sanayi bölgeleri belirlenirken su tüketimi hesaplanmalı. Tarımda hangi ürünün hangi bölgede ne kadar su tükettiği yeniden değerlendirilmelidir.

    Orman alanlarının korunması ise yalnızca ağaç sayısını artırmakla sınırlı tutulmamalıdır. Çünkü mesele birkaç milyon fidan dikmekten ibaret değildir. Mesele, o ormanın yaşayabileceği ekosistemi korumaktır.

    Önümüzde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 gibi önemli bir fırsat da var. Türkiye’nin burada yalnızca iklim değişikliğini anlatan bir ülke değil, iklim değişikliğine karşı kendi modelini geliştiren bir ülke olarak ortaya çıkması gerekiyor.

    Bunun için belki de yeni bir millî hedef koymalıyız: “Su Güvenliği, Gıda Güvenliği ve Orman Güvenliği.” Üçünü birbirinden ayırmadan ele almalıyız.

    Türkiye’nin gelecekteki en büyük stratejik zenginliklerinden biri yer altındaki petrol değil, yer üstündeki sudur. Ve o suyun geleceği büyük ölçüde ormanlarımızın geleceğine bağlıdır.

    Bu nedenle doğayı korumak artık romantik bir çevrecilik değildir. Millî serveti, ekonomiyi, tarımı, turizmi, gıda güvenliğini ve çocuklarımızın geleceğini korumaktır.

    Bugün ağacın gölgesini değil, yarının nefesini düşünüyor olmamız gerekiyor.

    Çünkü doğa bize ait değil. Biz doğaya aitiz. Ve doğayı kaybettiğimiz gün, aslında kendimizden çok daha büyük bir şeyi kaybetmiş olacağız.

    YAZARLAR
    TÜMÜ

    SON HABERLER