Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
    Adnan Fişenk
    Adnan Fişenk

    Unutulan Kardeşlikler | 1. Bölüm — KIBRIS: TARİHİN EMANETİ, VİCDANIN SINAVI

    Bu yazı, Kıbrıs’ta çatışmaların gölgesinde hayatını kaybeden bütün masum sivillerin aziz hatırasına ithaf edilmiştir. Çünkü acının dili, dini ve milliyeti yoktur.

    Milletlerin hafızası vardır.

    İnsan ömrü birkaç on yılla sınırlıdır; fakat milletlerin hafızası, yüzyılları aşan bir emanettir. İşte bu yüzden bazı coğrafyalar yalnızca toprak değildir. Onlar geçmişin hatırasını, bugünün sorumluluğunu ve yarının umudunu birlikte taşırlar.

    Kıbrıs da böyledir.

    Akdeniz’in ortasında yükselen bu kadim ada, haritalarda küçük görünebilir; ancak tarih boyunca büyük mücadelelere sahne olmuştur. Burada yalnızca devletler karşı karşıya gelmemiş, aynı zamanda umutlar, korkular, dostluklar ve acılar da aynı toprağa kök salmıştır.

    Kıbrıs’ın tarihini yalnızca son yarım asra sıkıştırmak, hakikatin büyük bölümünü görmezden gelmektir. Bu ada, binlerce yıllık geçmişi boyunca farklı medeniyetlerin yönetiminde kalmış; hiçbir dönemde tek bir siyasi kimliğin değişmez mülkü olmamıştır.

    1571 yılında Osmanlı Devleti, adayı dönemin hâkim gücü olan Venedik Cumhuriyeti’nden fethettiğinde yalnızca bir yönetim değişikliği yaşanmadı. Ardından kurulan vakıflar, inşa edilen eserler, geliştirilen şehirler ve Anadolu’dan gelen ailelerle Kıbrıs’ın sosyal dokusunda yeni bir dönem başladı. Türk varlığı, o günden sonra adanın ayrılmaz bir parçası hâline geldi.

    Bu nedenle Kıbrıs Türklerini bu topraklarda geçici ya da sonradan ortaya çıkmış bir unsur gibi göstermek, tarihî gerçeklerle bağdaşmaz. Yaklaşık dört buçuk asırlık geçmişiyle Kıbrıs Türk halkı, adanın tarihinin ve kimliğinin asli unsurlarından biridir.

    Ne var ki tarih, yalnızca fetihlerden ve antlaşmalardan ibaret değildir. Tarih, aynı zamanda insan hikâyeleridir.

    Kıbrıs’ın yakın geçmişi ise ne yazık ki acılarla doludur.

    1960’lı yıllarda artan toplumlar arası çatışmalar, iki toplumun da hafızasında derin yaralar açtı. Kıbrıs Türk toplumunun yaşadığı saldırılar, kuşatmalar, zorunlu göçler ve sivil kayıplar; adanın unutulmaması gereken acı gerçekleri arasında yer almaktadır. Aynı şekilde, çatışmalarda hayatını kaybeden Rum sivillerin acıları da bu tarihin bir parçasıdır.

    Masum insanların acısını görmezden gelmek, onları ikinci kez sessizliğe mahkûm etmektir.

    Bir annenin gözyaşı, hangi dili konuşursa konuşsun aynı acıdır. Bir çocuğun yetim kalmasının milliyeti olmaz.

    İşte bu yüzden geçmişi hatırlamak, düşmanlık üretmek değildir. Geçmişi hatırlamak, aynı acıların bir daha yaşanmaması için insanlığın ortak vicdanını canlı tutmaktır.

    1974 yılı, Kıbrıs Türkleri açısından yalnızca bir tarih değildir. Pek çok Kıbrıs Türkü için o yıl, varlıklarını ve güvenliklerini koruyabildikleri tarihî bir dönüm noktasıdır. Bu gerçeği anlamadan, Kıbrıs meselesinin neden hâlâ çözülememiş olduğunu tam olarak kavramak mümkün değildir.

    Bugün yeniden çözüm planları konuşuluyor. Yeni diplomatik girişimler yapılıyor. Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve jeopolitik dengeler, Kıbrıs’ı bir kez daha uluslararası siyasetin merkezine taşıyor.

    Bütün bunlar olurken unutulmaması gereken temel ilke şudur: Kalıcı barış, yalnızca imzalanan metinlerle kurulmaz.

    Barış; insanların kendilerini güvende hissettiği, haklarının korunduğuna inandığı ve geleceğe korkmadan bakabildiği bir düzenle mümkündür.

    Bu nedenle Kıbrıs Türk halkının güvenliği, siyasi eşitliği ve kendi geleceği üzerindeki söz hakkı, herhangi bir diplomatik pazarlığın konusu hâline getirilmemelidir. Aynı şekilde, adada yaşayan her iki toplumun da meşru güvenlik kaygıları ve insan onuru gözetilmeden kurulacak bir düzenin kalıcı olması beklenemez.

    Gerçek çözüm; kazananı ve kaybedeni olan bir denklem değil, adalet duygusunu güçlendiren bir uzlaşıdır.

    Bugün bize düşen görev; ne geçmişi inkâr etmek ne de geçmişin acılarıyla geleceği esir almaktır.

    Bize düşen görev; tarihten ders çıkararak, hakikati çarpıtmadan, masumların hatırasına saygı göstererek ve yeni nesillere barışın ancak adalet ve güven üzerine yükselebileceğini anlatmaktır.

    Çünkü tarih, yalnızca zaferleri yazmaz. Tarih, unutulan acıları da kaydeder.

    Ve bazen bir milletin en büyük gücü, silahı değil hafızasıdır.

    Hafızasını kaybeden milletler, geleceğini başkalarının kalemine teslim eder. Geçmişinden ders çıkaran milletler ise geleceğini kendi iradesiyle inşa eder.

    Kıbrıs meselesi de işte tam olarak budur. Ne yalnızca dünün hesabı… Ne de yalnızca bugünün siyaseti…

    Kıbrıs, aynı zamanda yarın doğacak çocukların nasıl bir adada yaşayacağının meselesidir.

    Dileğimiz; hiçbir annenin yeniden evladını toprağa vermediği, hiçbir çocuğun savaş korkusuyla büyümediği, hiçbir toplumun kimliğinden dolayı endişe duymadığı bir Kıbrıs’tır.

    Çünkü gerçek barış, korkunun olmadığı yerde filizlenir. Gerçek adalet, hiçbir insanın kendisini ikinci sınıf hissetmediği yerde hayat bulur. Ve gerçek devlet aklı, dünün acılarından yarının huzurunu inşa edebilmektir.

    Kıbrıs, yalnızca Akdeniz’in ortasında bir ada değildir. Kıbrıs, tarihin bize emanet ettiği büyük bir sorumluluktur.

    O emaneti korumanın yolu ise geçmişi unutmadan, hakikatten ayrılmadan ve adaletten vazgeçmeden geleceğe yürüyebilmektir.

    YAZARLAR
    TÜMÜ

    SON HABERLER