Gazeteciliğin temel görevi gerçeği ortaya çıkarmaktır.
Bu görevden vazgeçilemez.
Bir cinayet olmuşsa haber yapılır. Bir çocuk istismar edilmişse kamuoyu bilgilendirilir. Bir doğal afet meydana gelmişse insanlar uyarılır. Bir kamu kurumunda yanlışlık varsa bunun üzerine gidilir.
Bunların tamamı gazeteciliğin sorumluluğudur.
Fakat gazeteciliğin bir başka sorumluluğu daha vardır: Toplumun ruh sağlığını ve gerçeklik algısını gözetmek.
Çünkü haber yalnızca bilgi değildir. Haber aynı zamanda zihne bırakılan bir izdir.
Bir olayın nasıl başlıklandırıldığı, hangi görüntünün seçildiği, kaç kez tekrarlandığı, hangi ayrıntının öne çıkarıldığı ve günlerce tartışılıp tartışılmadığı insanların algısını doğrudan etkileyebilir.
Özellikle şiddet içerikli olaylarda bu sorumluluk daha da büyür.
Çünkü ekran karşısındaki insan, haber merkezinin aksine olayın tamamını değil, kendisine gösterilen kısmını görür.
Bazen tek bir görüntü bütün olayın önüne geçer. Bazen birkaç saatlik yayın, toplumun zihninde günlerce devam eden bir korkuya dönüşür.
Bu nedenle gazetecilikte “haber değeri” ile “seyir değeri” arasındaki farkı iyi anlamamız gerekiyor.
İnsanların ilgisini çekmek başka şeydir, insanların korkularını sürekli beslemek başka şey.
Türkiye'de medya sektörünün bu konuyu daha fazla tartışması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü güçlü medya, yalnızca en fazla izlenen medya değildir. Güçlü medya, toplumun neyi bilmesi gerektiğini ayırt edebilen medyadır.
Avrupa'da farklı ülkelerin haber anlayışlarına baktığımızda, suç ve felaketlerin elbette haberleştirildiğini görüyoruz. Fakat toplumsal hayatın bütününü yalnızca bu olaylar üzerinden anlatmayan yaklaşımların da bulunduğu görülüyor.
Buradan Türkiye için çıkarılacak ders, “Kötü haber vermeyelim.” değildir.
Tam tersine: Kötü haberi doğru verelim.
Olayı abartmadan, insanları gereksiz ayrıntılarla travmatize etmeden, şiddeti estetize etmeden, mağdurun mahremiyetini çiğnemeden ve toplumda gereksiz bir panik yaratmadan…
Gazeteciliğin gücü, korkuyu büyütmekten değil; gerçeği berraklaştırmaktan gelir.
Toplumun haber alma hakkı vardır. Fakat toplumun umut etme hakkı da vardır.
İnsanların sorunlarını bilmeye ihtiyacımız olduğu kadar, çözüm üreten insanları da görmeye ihtiyacımız var.
Dayanışmayı, iyiliği, fedakârlığı, başarıyı, bilimi, sanatı, eğitimi ve ortak değerlerimizi de konuşmalıyız.
Çünkü haberin görevi yalnızca topluma “Dünyada ne kadar kötülük var?” sorusunun cevabını vermek değildir.
Bazen daha önemli bir soruyu da sormaktır: “Bütün bu kötülüklere rağmen nasıl daha iyi bir toplum kurabiliriz?”
Gazeteciliğin gerçek vicdanı, belki de tam burada başlar.



























