Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
    Adnan Fişenk
    Adnan Fişenk

    GEÇMİŞE GİZLENMİŞ MORA TÜRK KATLİAMI

    Bir toplumun ortadan kaybolması için yalnızca insanların öldürülmesi gerekmez.

    Bazen önce evler boşalır. Sonra tarlalar el değiştirir. Vakıflar kaybolur. Mezarlar unutulur. Camiler başka amaçlarla kullanılmaya başlanır. Çocukların konuştuğu dil değişir.

    Ve bir süre sonra o topraklarda yaşamış insanların varlığı, yalnızca eski belgelerde kalan birkaç satıra dönüşür.

    Mora Türklerinin hikâyesi, biraz da böyle bir hikâyedir.

    Mora'da bir hayat vardı

    Bugün Yunanistan'ın Mora Yarımadası olarak bildiğimiz bölgede Osmanlı döneminde yalnızca askerler yaşamıyordu.

    Türkler, Arnavut Müslümanlar, Rumlar, Yahudiler ve başka topluluklar aynı coğrafyada bulunuyordu.

    Şehirler, köyler, çiftlikler, vakıflar ve ticaret merkezleri vardı. İnsanlar doğuyor, evleniyor, çalışıyor, ibadet ediyor ve çocuklarını büyütüyordu.

    Yani tarih kitaplarında bazen tek kelimeyle geçtiğimiz “Mora Türkleri”, aslında binlerce ayrı hayat demekti.

    1821'de başlayan isyan bu hayat düzenini kökten değiştirdi.

    Önce güvenlik kayboldu

    Savaşın en büyük sonuçlarından biri, insanların yaşadıkları yerlerde güvenlik duygusunu kaybetmesidir.

    Bir köyde yaşayan aile için devletin siyasi durumu önemli olabilir. Ama asıl mesele çok daha basittir: “Bu gece evimde güvende miyim?”

    Mora'da Türk ve Müslüman toplulukların karşı karşıya kaldığı sorun da giderek buydu.

    Köyler saldırıya uğradı. İnsanlar öldürüldü. Evler yağmalandı. Hayatta kalanlar daha güvenli gördükleri merkezlere kaçtı.

    Bu süreç, Mora'nın demografik yapısını kısa sürede değiştirdi.

    Ölüm kadar önemli başka bir şey daha vardı

    Yerinden edilme.

    Bir toplumun tarihini yalnızca ölümler üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü geride kalanlar da artık aynı hayatı sürdüremez.

    Tarlaya dönemez. Evine giremez. Komşusuna güvenemez. Çocuğunu aynı okulda okutamaz. Ve sonunda başka bir yere gitmek zorunda kalır.

    Böylece savaş yalnızca insanları öldürmez. Toplumların coğrafyayla kurduğu bağı da koparır.

    Mora Türklerinin yaşadığı süreçte bunun izlerini açık biçimde görüyoruz.

    Malın kaybı, hafızanın da kaybıdır

    Bir ev yalnızca dört duvar değildir. Bir ailenin geçmişidir.

    Bir vakıf yalnızca ekonomik bir yapı değildir. Bir toplumun dayanışma biçimidir.

    Bir mezarlık yalnızca taşlardan oluşmaz. Orada bir toplumun hafızası yatar.

    Örenç'in çalışması, Mora Türklerinin mallarının ve vakıflarının yağmalanmasının yanı sıra kültürel izlerinin de silindiğini vurguluyor.

    Bu nedenle yaşananları yalnızca askerî tarih başlığı altında değerlendirmek doğru değildir. Bu aynı zamanda demografik ve kültürel dönüşüm tarihidir.

    Bugün neden izleri az?

    Bugün bir coğrafyanın geçmişine baktığımızda çoğu zaman mevcut nüfusu görürüz. Fakat nüfusun bugünkü hâli, geçmişteki hâlinin aynısı değildir.

    Savaşlar… Göçler… Katliamlar… Sürgünler… Mübadeleler…

    Bütün bunlar haritaları değiştirir.

    Mora'da da 1821 sonrasında çok büyük bir demografik dönüşüm yaşandı. Bir zamanlar bölgede yaşayan Müslüman toplulukların büyük bölümü artık orada değildi.

    İşte tarih burada yalnızca “Kim kazandı?” sorusuyla anlatılamaz.

    Asıl sorulardan biri şudur: Kimler artık o topraklarda yaşamıyor ve neden?

    Hafıza neden önemlidir?

    Çünkü unutulan insanlar ikinci kez kaybolur. İlk kayıp hayatın kendisidir. İkinci kayıp ise hatıranın yok olmasıdır.

    Biz bugün Mora Türklerini konuşurken onların geri dönmesini istemiyoruz. Geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişi doğru anlatabiliriz.

    Onların da bir zamanlar o topraklarda yaşadığını, aileler kurduğunu, eserler bıraktığını ve büyük bir tarihî kırılmanın sonucunda oradan silindiğini hatırlayabiliriz.

    Bu, başka bir topluma düşmanlık değildir. Bu, kendi tarihimize karşı sorumluluktur.

    Tarih taraf tutmak zorunda değildir

    Tarihçinin görevi bir toplumu aklamak veya diğerini mahkûm etmek değildir. Tarihçinin görevi mümkün olduğunca gerçeği ortaya koymaktır.

    Bu nedenle Mora'da yaşananları anlatırken Osmanlı yönetiminin savaş sırasında yaptığı uygulamalarla, isyan sırasında Müslüman sivillere yönelik saldırıları da birbirinden ayırmak gerekir.

    Çünkü bir suçun varlığı başka bir suçu ortadan kaldırmaz. Bir katliamın hatırlanması, başka bir katliamın inkâr edilmesini gerektirmez. Acıları yarıştırmak, tarihin en büyük yanlışlarından biridir.

    Son söz

    Mora Türklerinin hikâyesi bize çok önemli bir gerçek söylüyor:

    Bir toplumun tarih sahnesinden çekilmesi bazen bir gecede gerçekleşmez.

    Önce can güvenliği ortadan kalkar. Sonra insanlar göç eder. Ardından mülkler el değiştirir. Kültürel yapılar yok olur. Yeni nesiller eski hayatı bilmeden büyür.

    Ve nihayet bir zamanlar milyonlarca insanın hayatına dokunmuş bir toplum, birkaç tarih kitabındaki dipnota dönüşebilir.

    İşte bu yüzden Mora'nın hikâyesini hatırlamak gerekir.

    Çünkü hafıza, geçmişte yaşayanlara bugün verebileceğimiz en büyük adalettir.

    YAZARLAR
    TÜMÜ

    SON HABERLER