Türkçe denildiğinde aklımıza yalnızca geçmiş gelmemeli.
Dede Korkut’u, Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Mehmet Âkif’i, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı ve daha nice şair ve yazarı hatırlamak elbette önemlidir.
Ama Türkçe yalnızca geçmişte yazılmış eserlerin dili değildir. Türkçe, bugün yaşayan ve yarını kuracak olan bir dildir.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bir dili yaşatmanın yolu onu geçmişte dondurmak değildir.
Dil yaşamalıdır. Bilim anlatmalıdır. Teknoloji üretmelidir. Üniversitelerde kullanılmalıdır. Yeni kavramlara karşılık üretebilmelidir. Çocukların dünyasını anlatabilmelidir. Gençlerin heyecanını ifade edebilmelidir.
Kısacası Türkçe, hayatın her alanında var olmalıdır.
Dünyanın güçlü dilleri yalnızca geçmişte büyük eserler verdikleri için güçlü değildir. Bugün de bilimde, teknolojide, ekonomide, sanatta ve iletişimde kullanılabildikleri için güçlüdürler.
Türkçenin geleceği de burada yatıyor.
Çocuklarımız Türkçe düşünebilmeli. Gençlerimiz Türkçe bilim yapabilmeli. Araştırmacılarımız Türkçe eserler üretebilmeli. Sanatçılarımız Türkçenin bütün imkânlarından yararlanabilmeli.
Ve teknoloji çağında Türkçe, yalnızca telefon ekranındaki mesajların dili değil; bilgi üretiminin de dili olabilmeli.
Bunun için Türkçeyi sevmek kadar Türkçeyle üretmek de gerekiyor.
26 Eylül Dil Bayramı bize geçmişimizi hatırlatıyor. Ama aslında çok daha büyük bir sorumluluğu da önümüze koyuyor: Türkçeyi gelecek yüzyıla nasıl taşıyacağız?
Bu sorunun cevabı yalnızca dil uzmanlarının işi değildir. Ailenin de, öğretmenin de, gazetecinin de, yazarın da, akademisyenin de görevidir.
Kısacası Türkçe konuşan herkesin sorumluluğudur.
Çünkü bir dil, onu kullanan insanlar kadar güçlüdür.
Türkçeyi geçmişten aldık. Şimdi sıra bizde.
Onu daha güçlü, daha zengin ve daha üretken biçimde gelecek kuşaklara bırakmak zorundayız.
Dil Bayramımız kutlu olsun.
Türkçe dünümüzün hafızası, bugünümüzün sesi, yarınımızın umudu olsun.



























